Kimler geldi‚ neler istediler?
Hepsi de dünyayı bırakıp gittiler
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
Oysa gidenler de senin gibiydiler.
Yukarıdaki manidar şiir‚ senin‚ benim‚ onun‚ ötekinin‚ berikinin hâsılı hayatın faniliğini teşrih masasına yatırıyor.
Kedi olalı sonunda bir fare tutabilen mümtaz Türk basınının güzide gazetelerinden birinin sahifelerine düşen bu şiir‚ düşünen insanları derinden etkileyecek mahiyette
Modernizmin içine düşen ve düştüğü yerden de bir daha çıkamayan günümüz insanı ölümsüzlük sevdasında. Ölümü hiç düşünmediği gibi‚ ölümü tedai ettiren nesneleri de görmezden geliyor; görmek istemiyor.
Bir zaman Zincirlikuyu Mezarlığının giriş kapısının üzerine yazılan Her canlı ölümü tadacaktır mealindeki Hakk kelâmıyla göz göze gelen akl-ı evvellerin gürültüleri işte bunun içindi.
Ölümlü insan‚ ne hikmetse ölümü düşünmüyor; düşünmek istemiyor. Oysa‚ her gün insanlar gidiyor; insanlar ölüyor... Gidenlerin hepsi de bizim gibi. Biz‚ hiç gitmeyecek gibiyiz‚ onlar da hiç gitmeyecek gibiydiler. Sen de hiç gitmeyeceksin değil mi?
Hiç gitmemek‚ gitmek istememek‚ nafile bir uğraş! Günler‚ aylar‚ mevsimler geçiyor‚ insanoğlu nihai menziline her saniye‚ bir adım daha yaklaşıyor‚ yaklaşıyor‚ yaklaşıyor...
Ölüm de insan için. Faniye nihayetinde yakışan şey‚ ölümdür. Ölüm‚ insana yakışmalı. İnsan‚ ölümü kendine yakıştırmalı. Çünkü ölüm‚ bir mukadderat. Ölüm bir hakikat. Ölüm bir vakıa... Sultanüşşuara‚ mezkûr keyfiyeti ne güzel ifade etmiş:
Geçti‚ geçti mevsimler...
Süpürüldü takvimler.
Gidenlerden kalan şey;
Duvarlarda resimler‚
Mezarlarda isimler...
Geçti‚ geçti mevsimler...
Evet‚ Şairler Sultanının dediği üzere günler‚ geceler‚ mevsimler‚ yıllar‚ ömürler geçiyor; gidenlerden geriye duvarlarda resimler‚ mezarlarda isimler kalıyor... Bir de hatıralar
Hatıralar sizi bulunduğunuz yerden alıp eskimez zamanlara götürüyor. Vefatının 33üncü yılında hayır‚ rahmet ve minnetle yad ettiğimiz Necip Fazıl Kısakürekin avazına bir kez daha kulak verelim:
Hani eski iklimler?
Has ekmekten dilimler.
Hey gidi zamane hey!
Tesellisiz ilimler‚
Adaletsiz taksimler...
Hani eski iklimler?
Bazen kabristanlara gidiyorum. Oralarda‚ mezar taşlarında mezarlık ehlinin bir çizgilik yerlere hapsedildiğini görüyorum. Evet‚ mevtalar mezar taşlarında bir çizgilik yerlerde mahpus. Onlar için kitabelerde; baş yahut ayaktaşlarında iki satırlık yerler ayrılmış; sadece iki satır. Mehmet oğlu Selim. D.T. 1970 Ö.T. 2016... O demde aklıma Behçet Necatigilin eşarı düşüyor:
Adı‚ soyadı
Açılır parantez
Doğduğu yıl‚ çizgi‚ öldüğü yıl‚ bitti
Kapanır‚ parantez.
O şimdi kitaplarda bir isim‚ bir soyadı
Bir parantez içinde doğum‚ ölüm yılları.
Bir de şunu fark ettim mezarlıklarda. Belki‚ fukara mezarlıklarına gittiğim içindir‚ kim bilir? Ne hikmetse‚ fakir semtlerin mezarlıklarında medfun bulunanların yaş ortalamaları 50'yi pek nadir geçiyor. 35 yaşında‚ 22 yaşında‚ 40 yaşında‚ 45 yaşında vefat etmiş kimselere ait pek çok mezar kitabesine gözüm ilişiyor. Hâsılı ölümlü olan‚ Cahit Sıtkı gibi ömrüne vakit tayin etmesin
Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher‚
Yalvarmak‚ yakarmak nafile bugün‚
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Efendimiz (sav) bir hadis-i şerifinde Mutû kable en temûtû/Ölmeden önce ölünüz buyuruyor. Bütün mesele emr-i Hakk vaki olmazdan önce hakikate uyanabilmekte. Bu minval üzere ölmeden ölen insanlar‚ ölümü hatırlayanlar‚ faniliğinin farkına varanlar‚ ahireti için çalışanlar‚ bir nevi öldükten sonra da yaşıyor... Hayırlı işleriyle‚ hizmetleriyle‚ hayır hasenatıyla akl-ı selim tab-ı müstakim olanların amel defterleri açık kalıyor...
Diriliş Şairi misali kimi insanlar da‚ ölümden çok‚ ölüm sonrasını düşünüyor:
Ben ağıt yazmayı sevmem
Ölümden değil dirilişten yanayım
Ölümden değil ölüm sonrasından yana
Ağıt yazmaktan değil mevlüt yazmaktan yana
Bu yazı 2729 kişi tarafından görüntülendi.