10 Eylül
UYANMAK!

UYANMAK!

         Bugün sabah, uzun bir aradan sonra, ilk defa balkonda kitap okudum. Sabahın o tatlı serinliğini tenimde hissederken mısraların arasında dolaşmak bana ayrı bir huzur verdi.

           Önce sessizlik vardı, insanı sakinleştiren bir sessizlik, ölüm sessizliğiydi sanki. Devamında sessizliğin yerini kuşların, böceklerin ve diğer canlıların “ Hoş geldin ey yeni gün ” nağmeleri ortalığı kapladı.

           Her yeni gün bir mucizeydi sanki. Her canlı yeniden ölüm uykusundan uyanarak diriliyordu sanki. Yeni bir başlangıç, yeni bir umut, yeni bir yaşam kaynağı, yeni bir fırsattı sanki. Tabii ki anlayana ya da ayakta olana, uyanık olana…

        Birden horozun sesi takıldı kulağıma; ısrarla haykırıyordu, yeni günün doğuşunu. İlk defa ötermişçesine heyecanlı, coşkulu ve hayat dolu. Bu yeni gün fırsatını herkese duyurmak istercesine, tekrar tekrar insanlara sesleniyordu. Sesinin tonunda acele etmemizi, yoksa bir şeyler kaçıracağımızı ima edermişçesine bir tedirginlik vardı. Nasıl olduysa birden aklıma dedemin “Evlat, erken kalkanın nasibi bol olur.”sözleri geldi. Bu sabahın erken saatlerinde yeryüzüne bir şeyler dağıtılıyordu da, uykuda olanlar bu dağıtılanlardan faydalansın diye mi horoz telaşlı ve tedirgindi acaba?

            Sonra kuş sesleri takıldı kulağıma. Yavruları için yiyecek ararken sohbet ediyorlardı sanki. Yavru kuşların çığlıkları gelmeye başladı. Karınları aç sanırım. Sabahları bu erken saatlerinde onlarda ayaktaydılar. Sadece büyükler mi erken kalkacak, küçüklerin erken kalkmaya da mı hakkı yok dercesine cıvıldaşıyorlardı. İçimden bir ses dedi ki “Biz çocukları küçükken çok uyumaya mı alıştırıyoruz acaba?”fıtratların da az uyumak var da,  sabah erkenden uyandıklarında biz onları tekrar zorla uyutuyor muyuz yoksa?

            “Hocam, horoz, kuş sesleri herhalde köydesiniz?” diye bir soru aklınıza gelebilir. Gerçekten değil, İstanbul’dayım. Bu sesler gün içinde her yerde var aslında.  Günün telaşı, işler, trafik, araba sesleri, korna sesleri, iş makinaları, uçak, vapur, tren, insan gürültüleri, müzik seslerinden fark edemiyoruz. Ne zaman ki   insanoğlunun çıkardığı yapma sesler bitince, tabiatın doğal sesleri kendini fark ettirmeye başlıyor.

           Ben bunları düşünürken, balkondaki saksılara diktiğim sardunyalara bir kelebek geldi. Sabahın bu erken vaktinde şaşırmıştım. Bilirsiniz, kelebeklerin ömrü bir gündür. Bu ömürde çiçekten çiçeğe dolaşıp, onlara verilen doğal tozlaşma görevini yaparak geçirirler. Saatleri sayılı olan bu kelebek, uyumak yerine, erkenden görevine başlamış, ona bahşedilen bu ömrü en iyi şekilde değerlendirme telaşı ile kıpır kıpır uçuyordu. “Dünya hayatı bir gündür. O da bu gündür.” dercesine…

             Sabahın bu erken saatlerinde karşılaştığım her canlı bazı insanlar hariç, ayaktaydı ve sanki bana hayatı ve erken kalkmayı hatırlatıyordu. Zamanın önemini vurguluyorlardı. Zamanın geri gelmediğini, depolanamayacağını, nasıl yaşarsanız öyle geçeceğini, herkesin zamanının sınırlı olduğu, iyi değerlendirip, boşa geçirmemek gerektiğini belirtiyorlardı.

      Sultan 3.Murat bir gün yatağında uyuyakalmış ve kalkınca iki büklüm, pişman halde şu mısraları yazmış;

 

Seherde uyanırlar cümle kuşlar
Dill-u dillerince tesbihe başlar
Tevhid eyler dağlar taşlar ağaçlar
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Gerçekten erken uyananlardan olmak dileğiyle.

Mustafa TEZCAN

Bu yazı 324 kişi tarafından görüntülendi.

Yorum Ekle

Tüm alanları doldurmak zorunludur